kan çorbası
23 Kasım 2008, Pazar

bir poşette kan almışım çarşıdan 1-2 litre.
çorba yapmak için.
ısıtmam gerek.
ömer de var.
teflon tavaya koyuyorum,
bekle bekle ısınmıyor.
ömer kettle'a koyalım diyor.

AddThis Social Bookmark Button
 
itiraflar ve amos
14 Mart 2007, Çarşamba

içeriden sesler geliyor.
miriltilar...
istesen duymayabilirsin.
ama kulak kabartiyorsun,
seninle ilgili konustuklarini biliyorsun.
gözlerin duvardaki bir lekeye daliyor,
kulaklarin çalisiyor...

dinledikçe, kafanin içini is kapliyor...büyüyor..
kafan büyüyor..
içinden ziplamak geliyor. o koca kafayla üstündeki katlari parçalayip, betonu delip gökyüzüne firlamak istiyorsun. kiçina roket takilmis gibi.

ve hiçbir zaman ziplayamiyorsun.
bir hayal...
ziplamak bir yana, sadece disari çikmayi aklina getiriyorsun, disaridaki kar sogugu, o hep korundugun soguk, sende soyunma istegi yaratiyor..

ama vazgeçiyorsun...çare degil...
çünkü disarisi hiçbir zaman disarisi degil....
bütün sokaklar, çatilar, gökyüzü, is dolu kafana hapsolmus...
fiziksel olarak disarida ya da içeride olmanin hiçbir önemi yok...
hepsi yasak...

seni sallayacak, onlari kafandan çikaracak bir deprem lazim...
bu zehiri akitman lazim...
müzikten baska çare yok...

sarkilar o yüzden zehirli...o yüzden sorunlu insanlar daha çok seviyor sarkilari... baglaniyorlar... ne yazik..rahatladigini sanarken anliyorsun ki, sarkilar aslinda seni bu hale getiren. sürekli bu alisverisi beslemeye çalistigini geç farkediyorsun.
kumar masasindan kalkamayan bir bagimli gibi, artik yaptigin seyin sebebini düsünme safhasini çoktan geçmissin. sadece yapiyorsun. gittigi yere kadar..

bu adam hala ayni seyleri sayikliyor, ne yazik...çünkü bagimli...
ama bazi seyleri kazandi bu kumarda.
önce siyah tarafi sonra beyaz tarafi ögrendi...
simdi sevmeyi ögrenmeye çalisiyor...
tekrar dogabilmek için...

ve sen,
kendi bacagindan asilacaksin...
ukalalik yapmaya kalkisma.
gülüyorsan karisma,
onayliyorsan sus...
her iki durumda da sus...
ihtiyacim yok...
sadece rahatliyorum..
rahatladim.
sorunlari yaninda, benimkilerin ufacik kaldigi insanlara karsi mahçup..

---

o odadan müzik disari çikmaya çalisiyor...
eger basarabilirse birkaç sarki size ulasacak...
çikanlar, hayatta kalan kaplumbaga yavrulari olacaklar..
sonrasini bilmiyorum. belki bu kumar masasindan kalkabilirim o zaman...

ugrastigim sey için simdilik "amos" adini kullaniyorum.
amos, bir koy...
"uzak bir yer" hayalimi iyi karsiladi...

ama daha vakit var.. buraya bir iki ses koyabilirim, muhtemelen bunlar amos'ta yeralmayan seyler ya da bazi kisa örnekler olurlar, çünkü hersey bitmeden birsey yayinlamayidüsünmüyorum. gelismelere göre internetten ya da baska bir sekilde size ulasacak.

birsey dilemiyorum.

orkun

AddThis Social Bookmark Button
 
ziyaretçi
28 Eylül 2006, Perşembe

Kim var karşımda?
Kim okuyor?
Ziyaretçi defterinde yazanlardan okuyanlar varsa bu yazı onlar için. Uzun süreden beri aklımdaydı...
Teşekkür etmek istiyorum.
Neden?
Bize iltifat döşedikleri için mi ?
Hayır.
Kendi sitemizde bunun pek bir anlamı yok.
Çünkü yaşama enerjisi veriyorlar.
En azından bana...

Ama bir yandan da korkuyorum. Hem de çok..
Onlar bizi anlayanlar, bizi bize anlatanlar..
Biz bile birbirimizi, gücümüzü, yaratmakta olduğumuz şeyin önemini anlayamıyorken...
Orada bir güç var. Onu yaratmışlar. Onların gözünde bir ALT imajı var. Bendekiler silikleşmişken onlarınki parlak...
İşte bu korkutucu...
Ne kadar romantikler. İnanmışlar. Romantikler inançlı olurlarmış. İnandıkları şey yıkılınca onlar da yıkılırmış. İşte korkularımdan biri...
Hayalperestler... onlar da dünyalar kurma heveslisiler. Kötü yoldayız arkadaşlar...

Diyecek birşey bulamıyorum. İşler kolay ilerlemiyor. Yokluk ve mutsuzluk hali yorucu. Yalnız kalmak yorucu. Dedim ya biz bile birbirimizi anlayamıyorken diye. Birşeyler eksik...birşeyler yerine oturmuyor.. ama umut yok değil. Düşlerinin alemine kapanmak da romantiğin bir davranışı.
Ne söyleyebilirim. Devam etmek için düşlere inanmak zorundayız. Ama garanti veremem hiçbirşey hakkında. Bu yazı ise bir nevi borçları kapatma yazısı. Her ihtimale karşı...

Piyasaya girmediğimiz için teşekkür edenler, albümü bekleyenler, ömrünüzün sonuna kadar müzik yapın diyenler, başarıların ve şarkıların devamını dileyenler, şarkılarımızla kendine bir dünya kurduğunu söyleyenler vb. dinleyiciler... hepinize teşekkür ediyorum....

Çizgi hergün giderek uzuyor. Geçmiş hergün genişliyor ve kim olduğun, kime dönüştüğün belirginleşiyor. Ve herşey çok ciddi! tek şansın var gibi. Kumar gibi. Hayatını birşeye adamak ve sonunda kokuşmak seçeneği...

Her koyun kendi bacağından asılıyor günün birinde,
ve biz asıldığımızda cebimizden neler boşalacak ? işte onu bilemiyorum.
Mevsimler değişiyor.
Bulutlar aşağı iniyor.
Yine de ferah günler diliyorum.
Varolan dünyayı yaşamaya çalışın, bu gerçekliğe ve bu ilişkilere ayak uydurmak zorundasınız...
Aynı şeyleri kendime de söylüyorum...
Tekrar teşekkürler...

Görüşürüz

orkun

AddThis Social Bookmark Button
 
kürkler

zaman: haziran 06
mekan:ev
müzik: karışık

iki silindir denilen şey iki adet plastik beyaz kutuymuş,
içinde de birer tane kesmeşeker büyüklüğünde et parçası varmış.
bunlar kutulara ince beyaz birer iplikle bağlıymış.
açgözlü oto tamircisi, önce hasar görmüş et parçasını gösterdikten sonra,
yağlı ellerinde tuttuğu bu iki kutuyla bana bakarak ve gözleri parlayarak:
bunlara dana eti de olur, ucuza gelir 90bin ytl'ye hallolur senin silindirler dedi.

arabanın iki silindirli olduğunu öğrendikten sonra zaman kazanmak için:
evet 1. viteste baya zorlamıştım arabayı, istemeden oldu" diye açıklamalar yapmaya başladım.
bir yandan neler döndüğünü anlamaya çalışıyordum.

o sırada oto tamircisinin beş ahbapı kaportayı avuçlamış, arabayı yaptırmadan köyden çıkamayacağımı bana müjdeliyordu sinsi bakışlarıyla.
terli kareli gömlekleri hala aklımda.

o parayı nasıl ödeyeceğimi ve arabanın etle nasıl çalıştığını düşünürken uyandım...
sadece 45 dakikalık bir uykunun bedeli bu oldu...

üstünden birkaç gün geçti.

bıçak kemiğe girdi.
rahatım.
birşeyler içerde.
yapılacak birşey yok.
bunun rahatlığı var.
birşeyler koptu.
bir parça daha eksildi.
ama rahatım.
sığınacak birşey buldum yine çünkü.
diyorum ki,
en kötü ne olabilir ?
ve aklıma birşey gelmiyor.
gelenler de bana göre "kötü" değil, bu anlamsızlığın ortasında.
rahatlığa baksana.
herşey olacağına varıyor.
kader kısmet hayır bereket meselesiymiş.
rahatım.
nereye gittiğini görebiliyorum.
yaşımı bekliyorum.

her düşüş daha derine,
her çıkış daha yükseğe olmak zorunda.
o yüzden her seferinde kür uzamakta...
işte o biraz yoruyor.

bir de yanında kim var ? sorusu yoruyor.
karışık konu.
kurcalayınca pislik saçıyor.
saçtı da.
temizlemekle uğraşıyorum.
aramızdan bok sızıyor.
neyseki sayıları az, sayım az.

artık "insan" hakkında hiç iyi şeyler düşünmüyorum.
bunu nasıl açıklamalı.
pis özelliklerin nesilden nesile nasıl geçtiğini gözlemleme fırsatı bulmak durumunda bırakıldım.
bazılarının acı çekmeye mecbur olarak dünyaya geldiklerine inanmaya başladım.
ölümü beklemenin ne demek olduğunu, onun nasıl bir korku olduğunu da anladım iyice. korkaklar için tabi.
büyük bir şoktu ve 100 inç görsel şölendi benim için.
havai fişekler patladı içimde.
birçok şey çözüldü.
sonra dedem evine geri döndü...

kahretsin, 10000 days'i sevmeye başladım.
bu hiç iyi olmadı.
kürkçü dükkanı hiç değişmemiş.

AddThis Social Bookmark Button
 
tuğlalar

zaman: 7 nisan 2006, 23:29
mekan:ev
müzik: nin live in chicago (unplugged)

bugün ruhum 38 yaşına girdi...
40'lara varmanın ağırlığı var üstümde...
geçmiş hep aynı kaldı...
değişmedi...
sadece genişledi, birikti...
ama ne ise o kaldı...
değişmedi...
yaşananlar kaydedildi...
bazen boşluklar dizildi ardarda,
o zamanları hatırlayamıyorum...
hatırlayamamak kötü şeymiş,
pişmanlık daha da kötüymüş...

birileri vardı, birileri yokoldu...
bazıları hiç susmadılar kafamın içinde, gitmiş olsalar da...
kimini sevdim, susturmaya çalışmadım;
kimisine katlanamadım, istesem de susturamadım...

bazıları ise yanımdayken değişti...
yanyanayken yabancı olduk onlarla...
garipleştik...

ve tek tük bir iki kişi oldu tanımaktan kazançlı çıktığım...
değer kattılar bana, ben de onlara kalbimi verdim...
gir oraya belki önünde yeni kapılar açılır diyenler haklı çıktılar...

yeni binaların içine girdim, insanlarla tanıştım...
memnun oldum...
ama yanlarında da kendimi garipsemedim desem yalan olur...

şimdi geçmişe eklenenler sadece bomboş günlerken,
üstüste dizilen tek tip tuğlalarken,
kafam bomboş,
anlamaya çalışıyorum:
40'ından sonra ne yapar ki insan?
hele 30'una gelmemişse bedeni...
hele yalnız uyanıyorsa her sabah...

bu fark,
düşünmenin verdiği yorgunluktan...
çok şey bildiğimden değil...
artık susuyorum sadece,
konuşmaların ve yazıların sürekli birbirini tekrarladığını anladığımdan beri...

bu yaptığım ise oyun oynamak...
ne konuşmak ne yazmak...

çünkü rahatlatıyor...
kostümleri bir türlü üstüne oturmayan oyuncularız...

(baron 3)

AddThis Social Bookmark Button
 
dinleyin...
04 Haziran 2005, Cumartesi

dinleyin,
ziyaretçi defterine ve forumlara yazanlar,

sizi merakta bırakmak gibi bir amacımız yok,
suskunuz,
çünkü şu an alt’ın önünde (ve içinde) bazı belirsizlikler var.
umarım yakında bunları aşacağız…
o zaman herşey daha açık bir şekilde konuşulacak…

hala burdayız ve koşmaya çalışıyoruz.
ama belki de ufalanıyoruz, kokuşuyoruz... kimbilir...
henüz (ya da hala) farkında değiliz belki,
ama kötü şeyler düşünmemek lazım...
çünkü devam etmeyi sizden daha çok istiyoruz,
çünkü hala en anlamlısı bu gözüküyor.

kimbilir kaç kişi bu yolda söndü,
sesini duyuramadan...
onları hiç öğrenemedik, pes edişlerini bile göremedik...
çünkü biz hep tv’den fırlayanları gördük. onlar eşiği geçenlerdi…

herşeyi anlamlı kılan,
birilerinin senin “farkında olması" değil mi?
kaybetsen bile...
farkedilmeyi en başından beri istedik...
öyle olmasaydı evimizde çalardık...
bu yüzden,
biz de orada kendimiz için bir yer açmaya çalışıyoruz…
bu müziği olabildiğince fazla insana sunmak istiyoruz…

albüm için önümüzde iki seçenek var:

a: bir firma tarafından basılıp dağıtılacak.
ve siyah’ın klibini tv’de izleyeceksiniz. istediğimiz bu.

b (planı): şarkıları internete koyacağız.
uzun vadede belki de herkes için daha iyi olabilir.
amaç insanlara ulaşmaksa...
isteyenler kapağıyla beraber satın alabilecek,
isteyenler indirecek. klip konusu ise belirsiz...

kesin birşey var,
yakın bir zamanda bu iki yoldan birini seçeceğiz.
bazı görüşmelerin ardından...

herkes iyi olsun.
içinizi ferah tutun.
sabır...

orkun (alt)

AddThis Social Bookmark Button
 
bir görüntü var aklımda... orta asya’da bir yerden...

zaman: 27.11.2004 / 02:53
mekan: ev
müzik: philip glass / obras maestras

bir görüntü var aklımda...
orta asya’da bir yerden...
ufka kadar uzanan bozkır arazi geliyor hep gözümün önüne...
bir genç,
tek başına,
alabildiğince koşturuyor atını...

hava soğuk...
insanı delirtecek cinsten....
ama güneş de var...
herşey çok net...bütün renkler canlı...
uzakta dağlar var...
ve üstünde,
insanın gözünü alan parlak, etli bulutlar...

onun yüzüne çarpan rüzgarı ben de hissediyorum...
ağzına, burnuna, gözlerine dolan rüzgarı...ve o uğultuyu...
bir de atın sesini duyuyorum...
ayaklarından gelen sesi...
ve nefes alışverişlerini...
o, çığrından çıkmış bir kere...

yeleleri bileklerime sürtünüyor...
tek vücut olmuşuz bir kere...

alabildiğince koşuyoruz...
etrafta kimsecikler yok...

şimdi yükselsek göğe, kim farkeder ki?
kim farkeder ki eksildiğimizi, bu kocaman yalnızlığın ortasında?

çoktandır biliyorum, kimsenin olmaması eksiklik değil bizim için...
asıl onlar eksilmişler...
ufak tanrılarının dizlerinin dibine yanaşmışlar...dinliyorlar...
herbiri tapınmakta o sürekli anlatan ufak tanrılarına...

o herşeyi bilen, bilmediğini örten ufak tanrılar yok mu...
konuşmaktan asla yorulmayan,
sessizliği esaret sayan,
herkesi bir sanan...
günü yaşayan...
gücüm gülmektir diyen ufak tanrılar....

bilirler de bilmezler
aslında şu kendilerine tapınan zavallılardan farklı olmadıklarını,
görürler de görmezler
maskelerini ve eskimiş mimiklerini hergün aynada,
dökerler de dökmezler
gözyaşlarını bir gece vakti, yalnız kaldıklarında...

yalnızlık dedikleri,
duymamaksa şarlatan kahinleri,
görmemekse irin dolu gözlerini,
tatmamaksa hiç bitmeyen kadehlerinden,
susmaksa,
gerçekten sevmekse,
temiz kalmaya çalışmaksa,
ve sadece koşmaksa kimseyi dinlemeden,
biz yalnızız....

koşarız ömür boyu...
sonra da gideriz,
babamız gibi....
arkadan birileri gelir hep....

orkun (alt)

AddThis Social Bookmark Button
 
biz ne yapıyoruz?

zaman: 23 ağustos 2004 ( 22:40)
mekan: ev
müzik : anathema – a natural disaster
powderfinger – odyssey number five

nerden başlamalı ?
uzun süre oldu yazmayalı...

aslında amacım size gelişmeleri anlatmak....
sanatsal içerikli, derin konularla ilgili, yaralarla ilgili, kırılgan meleksi bir yazı olmayacak bu sefer...
tabiki ilerleyen satırlarda kendimi kaybedebilirim... çünkü bu benim yazım... bu benim burcum...bu benim müziğim.... benim hayallerim.... bir de siz varsınız diğer uçta... okuyorsanız istiyorsunuz demektir...
sizden kaçıp şarkı yapıp size çalmak, size yollamak ilginç bir duygu...
size yazmak da bir o kadar ilginç...
benim sevgili düşmanlarım.... [ o kadar çoktunuz ki...;) ]

hala ne bok yediğimizi ve neden şu kahrolası albümün bitmediğini merak ettiğinizi biliyorum....bir kayıt günlüğü tutmayı o kadar isterdim ki !...
nerde kaldı? diyenlere göstermek için...

albümün hikayesini anlatıyorum, hatırlayabildiğim kadarıyla:

ilk olarak sertanın davul kayıtlarıyla başladık. sanırım ocak ayıydı. kendi stüdyomuzda olmadığımızdan bir günde bitmesi gerekiyordu. ilk olarak beş yeni şarkıyı, ardından da belki ilerde kullanılır diye “siyah” ve “aç kanatlarını” parçalarını da kaydetmiştik çıkmadan hemen önce.

sertan o gün 10 saat civarı usanmadan davul çalmıştı bu arada bir de zil kırmıştı :) bir şekilde gidip yenisini edinmiştim ve kayıda devam edebilmiştik. aynı gün batu, 1-2 saatini şişli’de sertan için pasta börek arayak geçirmişti. ne günlerdi :) sonuçta davul kayıtlarını sorunsuz atlattık....

2-3 ay sonrasında batunun bas kayıtlarını yaptık...fazla yorulmamıştık diye hatırlıyorum...çok uzun da sürmemişti... playstation oynayıp duruyoduk...bizi bekleyen kabusun bilincinde değilmişiz :)

aradaki 2-3 ayda neler yaptık ? sanırım iki konser verdik. bunun dışında, albüm kalitesini kendi stüdyomuzda yakalayabilmemiz için gereken birkaç ekipmanın amerikadan getirtilmesiyle uğraştık. o aletlerin buraya nasıl geldiğini anlatmaya kalkmıycam, hatırlamak istemiyorum. bu arada tabiki sponsor bulamamıştık ama en azından uğraşmıştık. okan’ın hazırladığı promo cdleri birkaç yere dağıtmıştık. bu sırada zaman hızlı bir şekilde geçiyordu, bir yandan da çalkantılı hayatlarımızı sürdürmemiz gerekiyordu :)

en önemli gelişme ise “siyah” şarkısına çekilen klipti. i.ü. de okuyan geleceğin ünlü yönetmeni;) iran asıllı emir khalilzadeh adlı arkadaştan iyi bir teklif aldık. onun da bizim de ilk klip çalışmamız oldu. i.ü. platosunda, kendi stüdyomuzda ve tüyap’ın otoparkında çekimler yaptık. ortaya çıkan iş bizi tatmin etti. böylece albümde siyah’ın yeni bir kaydının da bulunması da şart oldu.

haziran ayında rockistanbul’da çaldık. güzel bir konser olarak kalacak aklımda. başka ne yaptık hatırlayamıyorum.

temmuz başından itibaren stüdyoda okan’la askeri bir yaşam tarzı benimsedik. maddi manevi imkanlar elverdiğince orada olmaya çalıştık. uykusuz geceler, ton ayarları, dinleme, başa alma, tekrar dinleme, karşılaştırmalar, kararlar, editler, planlar, hayaller, çay-kahve-lahmacun-pötibör dörtlüsünden oluşan beslenme alışkanlığımız, histerik gülme krizleri ayrıca bir kaç yıl yaşlanmamız da bu döneme rastlıyor. bu arada batu kendi evine geçmişti, yeni düzenini kuruyordu. sertan ise diğer müzik çalışmalarını devam ettiriyordu. kayıtlar yeni yeni verimli bir şekilde yürümeye başlamıştı. bu arada ben erman’la kapak tasarımı için buluşuyordum. klibin kurgusu da o günlerde yapılmıştı. bir gece hakan, ben ve duygu sabahlamıştık, çok hızlı olmamız gerekiyordu, oldukça yıpratıcıydı. neyse ki hararetli tartışmalarımız sayesinde uykumuz hiç gelmemişti :) daha önce dediğim gibi, ortaya çıkan ürün bizi tatmin etti. emir, hakan, duygu, seray büyük emek sarfettiler bu klip olayı için ve diğer arkadaşlar tabi. hepsine albümde teşekkür edilecektir. yapabileceğimizin en iyisini yapmıştık. önümüzdeki günlerde son rötuşlar için emir’le tekrar kurguya gireceğiz.

temmuz sonu ya da ağustos başında okan’ın gitar kayıtlarına başladık. evet, gitar kayıtlarına özendiğimiz doğrudur:) gitar tonları ve performanslarının iyi olmaları için fazla uğraşıyoruz çünkü tek isteğimiz bu albümün kalıcı bir albüm olması. ve ayrıntılar aslında o kadar önemli ki...sanırım hissedeceksiniz...
o günlerde okan iki şarkının gitarlarını kaydetti, ardından teknik olarak yakaladığımız bir fırsat yüzünden vokal kayıtlarına başladık, [açıklamak isterdim ama gizli kalsa daha iyi olacak:) ]

neyse, son durum şöyle:

vokal kayıtları eylül başında bitmiş olacak ardından okan kalan dört şarkının gitarlarını kaydedecek ve bazı şarkılar için düşündüğümüz elektronik bölümlerin partisyonları yazılacak. yani kayıtlarla ilgili herşey eylül sonlarında bitmiş olacak. bundan sonra işin mix ve mastering kısmı kalıyor. çok uzun süreceğini düşünmüyoruz. ama bu işte ne düşündüğünün hiçbir önemi yok, bunu anladık. elinden geleni yapsan da senin dışında bir sürü olay gelişiyor. yine de ekim ayı içinde albüm bitmiş olacak diye bakıyoruz. asıl macera ise ondan sonra başlayacak, menajer ve firma aranacak ve albümün dağıtımı sağlanacak. bu arada belki de ben anadolunun bir köşesinde omzumda silah, yeni şarkıların sözlerini düşünüyor olacağım...kimbilir...belki de benim için iyi olacak...

sonuç olarak,
her işin altından kendimiz kalkmaya çalıştığımız için işler yavaş ilerliyor. artık tek derdimiz bu albümü bir şekilde bitirebilmek (bunun yanında kapak tasarımı ve yeni site tasarımı). hayat hiç bu kadar sert olmamıştı, buna rağmen müzik yapmaya çalışmak delilik. umarım herşey iyi gider ve ileride daha profesyonel çalışabiliriz. daha büyük prodüksiyonlar gerçekleştiririz.

inanmak şart ama ter dökmeden hiçbir işe yaramıyor...
birgün karşılığını alacağımızı umuyorum...

görüşürüz,

orkun

AddThis Social Bookmark Button
 
ya o?

zaman: 23.05.04 (gündüz)
mekan: ev
müzik: fuel – something like human

sadece elini tutmak istiyordu...
sadece müzik dinlemek istiyordu onunla... karanlıkta...
sadece saçlarını koklamak istiyordu...
sadece koşturup durmak istiyordu onunla...oradan oraya...
o, bir numaraydı...en eskisiydi...

ya o?
onun da nereye gittiğini, nerede oturduğunu öğrenmek istiyordu...
sesini duymak, nasıl konuştuğunu öğrenmek istiyordu...
niye sürekli somurttuğunu, niye sürekli siyahlar içinde olduğunu merak ediyordu...
çoktan ezberlediği istanbul manzaralarını bir kez de onunla izlemek istiyordu....
o da gizemliydi oldukça....

peki diğeri?
onunla ilgili hiçbirşeyi merak etmiyordu...
hayatları şu aptal otobüs dışında hiç kesişmemişti...
sadece memeleri ilgisini çekmişti...
onlar da gizemliydi açıkçası...oldukça...

sonra bir sabah uyandı,
yine yalnızdı mağarasında...
ağzı kokuyordu...
midesi çöp kutusu gibiydi...
dün gecenin düşlerinden sıyrılabilmesi birkaç dakikasını aldı..
aynanın karşısına geçip, her geçen gün aşağı sarkan gözkapaklarını inceledi,
ve sonra bir adım geriye çekildi, genel görünümüne baktı...
hala hayattaydı ve 27’sine henüz üç yılı vardı...
kendine kahve hazırlayıp odasına döndü,
müziği açtı, saat 10 sularıydı...

yaktı...
bir nefes aldı...
kollarını açtı...
yukarı bakıyordu ama tavanı görmüyordu...

uzaklardaydı artık...
düşler ne kadar önemsizdi şimdi...
hele tüm dünya, köpeği olmuşken...
hele gitarlar, çığlıklarıyla onu koruyorken...

hala hayattaydı ve 27’sine üç yılı vardı...

“her dem sevdalıya kız mız bahane (oktay rifat) ”

orkun(alt)

AddThis Social Bookmark Button
 
acımadan öldürdüm hepsini...

zaman:19 şubat 04
mekan: 4.levent
müzik: duman

yine yenik,
yollarda sürtüyorum...
yavaş yavaş...

yine pişman,
süt dökmüş gibi...

biri sarılsın bana... yardım etsin!
( “tutun kollarımdan düşerim şimdi...” )

acımadan öldürdüm hepsini...bütün kelebekleri...
avucumda ezdim hepsini...

şimdi yine ağlıyorum kalabalığın ortasında, utanmadan...

elimde yüreğim, sıkıyorum...vıcık vıcık...
yine boğazımda bir yumruk, bir taş parçası, herneyse...

bir çirkinlik yüzümde...

yutkunmak zor...

konuşmak zor...

( “haberin yok...” )

ne kadar hissiyatsız şu yazılar, yaşananlar yanında...
ama başka çare var mı ki?

biri (alt)

AddThis Social Bookmark Button
 
eskişehir konseri hakkında...

kötü bir tecrübe yaşadık...
çarşamba günü eskişehir’e doğru yola çıktık..altı kişi ve bir sürü ekipmanla...
konser vermek için...

organizasyondan soru(n)lu kişiler, bilmiyorum amatörlüklerinden mi yoksa kasıtlı mı olarak, bizi yüzüstü bıraktılar...gerekli konuşmalar telefonda yapılmıştı...konserden bir gün önce bu kişilere ulaşamadık ama yine de yola çıktık kimseyi mağdur etmemek için...

oraya vardığımızda bizi bekleyen komik manzara karşısında şok olduk...ne karşılamaya gelen biri vardı ne de konserden haberi olan biri...konser yerinde in cin top oynuyordu... bahsettikleri afişleri hiçbiryerde göremedik...gördüğümüz tek afiş konser vereceğimiz yerdeki türkiye-letonya maçı afişiydi...kapıdaki güvenlik görevlisinin şaşkın bakışlarından herşey anlaşılmıştı zaten...

yaptığımız hazırlıklar, bu konser yüzünden ertelediğimiz işler, uykusuz geceler, yollarda geçen saatler, ekipmanların taşınması, en önemlisi konsere konsantre olmak ve boşa gitmesi herşeyin, bizi yıprattı, yordu, müzikten bir kez daha soğuttu...

şimdiye kadar verdiğimiz konserlerin neredeyse hepsinde ses sisteminin berbat olması, beceriksiz organizatörlerin sırtımızdan para kazanmaya çalışması, genelde masrafları bile karşılamamaları, disiplinsiz çalışmaları, bu rezilliklerin daha çok tekrarlanacağı anlamına geliyor...eğer amatör bir grup bütün bunlara katlanabilir, okul, aile, iş, askerlik konularına çözüm getirebilip sıkı çalışabilirse ve bir de şanslıysa, maddi imkanlarını zorlayıp albüm yapabilirse, ya da bunun için bir “abi” bulabilirse belki isim yapma ve profesyonelliğe yükselme şansını ucundan yakalayabilmiş oluyor...

nitekim, kötü bir tecrübe daha yaşamış olduk, yine iyi dersler çıkarttık...10 saat içinde eskişehir’e gidip gelerek bir dayanıklılık savaşı verdik... (yolda harcanan paralar, taşınan ekipmanın ağırlığı, dönüş trenine bilet bulabilmek için nasıl çırpındığımızı anlatmıyorum)

adı alper, telefon numarası da 0555 300 51 52 olan arkadaş sağolsun....

sayesinde güneşli bir havada kısa bir eskişehir turu yapıp döndük istanbul’a....

pijamaları giyip ekran karşısına geçip turk rock’ı hakkında özellikle de amatör gruplar hakkında ahkam kesmekle, geleceğin grubunu seçmekle, tanıdıklarını kayırmakla, anketlerde oy şişirmekle, forumlarda geyik yapmakla, ziyaretçi defterlerinde yağ çekmekle olmuyor bu işler...

bunların müzik yapmakla hiçbir alakası yok...

eğer türkiye’de müzik bazı yerlere gelemiyorsa bunun sebeplerini iyice bilmenizi, gözardı etmemenizi ve bu gidişata yön verebilmek için çalışmanızı öneririm...yanlış kişilere prim verildiği için buralarda sürünüyoruz çünkü...

yaşamakla konuşmak arasında dağlar kadar fark var...
neler döndüğü hakkında bilginiz olsun diye yazdım...

orkun (alt, vokal)

AddThis Social Bookmark Button
 
niye yazmadık? bilmiyorum...böyle oldu...

zaman: 22 ağustos 2003 ( 17:17 )
mekan: ev
müzik : radiohead – hail to the thief

niye yazmadık ?
bilmiyorum...
böyle oldu...

istek yoktu, yaz yüzünden belki...
pek görüşmüyoruz diye belki...
ve birçok sorun vardı,
giderek azalıyor...

siz, günlüklerinize düzenli yazarmısınız ?

aylar geçer,
“ne kadar da uzun süre olmuş yazmayalı” denilerek başlatılır ilk cümle...ya da bu içerikle...
sadece konuya değinilmiş olsun diye...
ısıtmak için ortamı...
tanışmışlık, alışmışlık olsun diye...

ayaküstü “naber?” demek gibi.
özünde kaygı taşımaz...
kazanç da taşımaz...

öyle demedim o yüzden...
şimdi yazma zamanı...
fazla açmamak da lazım arayı...

grup kendi içinde biraz dağınık bu günlerde...
batu tatile gitti geldi, yarın okan gidiyor,
belki ben de gidicem yakında...
sertan buralarda olacak sanırım...

eylül’de aktif hale geçmeyi planlıyoruz...
hız kazanacağız... ilk konser 13 eylül’de park orman’da olacak.
creamfields festivalinde çalacağız...

o konserden sonra ne olacağı çok belli değil
ama geçen yıla göre daha yoğun olacağız sanırım...
bazı belirsizlikler aşılıyor giderek...
dönüm noktalarına yaklaşılıyor...
karar anları çoğalıyor...

bu yolda olmak istiyoruz...
bu yolda kalmak istiyoruz...
sabrediyoruz...

“yol, kurban bekler.
bir de: fatih.” (e.b.)

görüşürüz...

orkun

AddThis Social Bookmark Button
 
çantalar hala açılmadı...
08 Haziran 2003, Pazar

zaman: 8 mart 2003 (10:10)
mekan: ev
müzik : sigur ros

çantalar hala açılmadı, gitar hala kutusunda... üşeniyorum...birazdan yatıcam...
yorgun savaşçı kıvamında döndüm eve, alışık olmadığım “sabahleyin istanbul” adlı manzarayı seyrederek...

uykusuz geçen bir gecenin ardından ilk defa ankara’daydım. Sabahın bilmem kaçında... arabayla odtü’ deki konser yerine götürüldük... sıkıntılıydım çünkü uykusuzdum...buna rağmen sanırım iyi iş çıkarttık... tesisat da iyiydi... ama bir sorun vardı... seyirci sayısı...

AddThis Social Bookmark Button
 
huzurlu günler...
22 Mayıs 2003, Perşembe

yer: ev
zaman:00:59 (22.05.03)
müzik: “serüven”

huzurlu günler...

istanbul gezileri, uzun yürüyüşler, yeni(den) keşfedilen yerler, sahil, deniz, martılar, fotoğraflar...
ve bir yanda bütün bunlara alışma korkusu...
aynı zevki alamayız korkusu....

AddThis Social Bookmark Button
 
<< Başlangıç < Önceki 1 2 3 4 Sonraki > Son >>